Yıllarca şunu düşündüm: “Ben Türkiye’de üretim yapıyorum, İngilizce ne işime yarayacak?”
Yanılıyordum.
Bugün fabrikada geçirdiğim her on günden en az ikisinde doğrudan ya da dolaylı olarak İngilizce bir belgeyle, bir standartle veya bir teknik terimle yüzleşiyorum. Ve bu tablo her geçen yıl daha da belirginleşiyor.
Fark Ettiğim An
Birkaç yıl önce yeni bir kereste kurutma fırını kurulumu sırasında Alman marka ekipmanın devreye alma kılavuzunu incelemem gerekti. Türkçe çevirisi yoktu. Teknik servis iki gün sonra gelebilecekti. Üretim duruyordu.
O kılavuzu, bir çeviri uygulaması ve sabır ile satır satır çözdüm. Ama şunu fark ettim: eğer o metni doğrudan okuyabilseydim, saatlerce değil dakikalarca sürerdi.
O gün İngilizceyi “güzel olur” listesinden “olmazsa olmaz” listesine taşıdım.
Üretimde İngilizce Nerede Karşıma Çıkıyor?
1. Avrupa Standartları
EN 14081, EN ISO 9001, EN 22000… Türkiye’deki üretim tesisleri artık bu standartlara göre denetleniyor. Standartların orijinal metinleri İngilizcede. Türkçe çeviriler bazen eksik, bazen gecikmeli geliyor. Bir denetimde “bunu standarda göre nasıl yorumladınız?” sorusuna muhatap olduğunuzda, kaynağı kendiniz okuyabilmek büyük güven veriyor.
2. Ekipman Kılavuzları ve Teknik Destek
Alman, İtalyan, İsviçre menşeli makinelerin çoğunun teknik dokümantasyonu önce İngilizce hazırlanıyor. PLC programlama rehberleri, arıza kodları, bakım talimatları… Saha teknisyeniniz bir hata koduyla geldiğinde “ERR_OVERHEAT: Check coolant flow sensor at module B4” yazıyorsa, bunu anlamak sizi en az yarım saat kurtarır.
3. Tedarikçi ve Müşteri İletişimi
İhracata açık ya da uluslararası hammadde alan her firma için bu kaçınılmaz. Fiyat teklifleri, teknik şartnameler, kalite sertifikaları — bunların önemli bir kısmı İngilizce geliyor. Bir e-postayı anlamak için her seferinde birini bulmak zorunda kalmak hem zaman kaybı hem de profesyonellik meselesi.
4. Sektörel Yayınlar ve Araştırma
Dünyada gıda teknolojisi, kereste işleme ya da fabrika otomasyonundaki en güncel gelişmeleri takip etmek istiyorsanız, kaynaklar büyük ölçüde İngilizce. Türkçeye çevrilmiş makalelerin birçoğu yıllarca eski olabiliyor.
“Ama Vakit Yok” Meselesine Dair
Fabrika müdürü olarak zamanın ne kadar kıt olduğunu biliyorum. Sabah 6’da şantiyede, akşam 8’de evde, arada yüzlerce karar. Bu gerçek.
Ama şunu fark ettim: İngilizceyi “kurs” zihniyetiyle öğrenmeye çalışmak gereksiz baskı yaratıyor. Ben farklı bir yol denedim:
- Haber akışımın bir kısmını İngilizce kaynaklara çevirdim (BBC, Reuters, sektörel bültenler)
- Sabah kahvemi içerken 10 dakika dinleme pratiği
- Karşıma çıkan her teknik terimi not alıp ezberlemeye çalışmak yerine bağlamda anlamaya çalışmak
Yavaş ama kalıcı bir ilerleme. “Akıcı” olmak hedefim değil; “üretim ortamında işlevsel” olmak hedefim.
Fabrika Yöneticileri İçin Pratik Başlangıç Noktaları
Eğer benzer bir noktadaysanız, şunları öneririm:
Kendi alanınızın kelime dağarcığıyla başlayın. Genel İngilizce yerine “food safety vocabulary”, “quality management terms” veya “timber grading standards” gibi nişinize özgü kelimeler çok daha hızlı işe yarar.
Standartları orijinaliyle tanıyın. Çalıştığınız sektörün temel standartlarının İngilizce başlıklarını ve bölüm yapısını öğrenmek, ilerisi için sağlam bir temel oluşturur.
Çeviri uygulamalarını yardımcı olarak kullanın, baston olarak değil. DeepL ve benzeri araçlar zaman kazandırır; ama bir metni hiç anlamamışsınız gibi davranmak yerine önce kendiniz çözmeye çalışın.
Hatadan korkmayın. Bir tedarikçiye yazdığım ilk İngilizce e-postada birkaç gramer hatası vardı. Karşı taraf anlayıp cevap verdi. Mükemmel olmak zorunda değilsiniz; anlaşılır olmak yeterli.
Saha yöneticisi olarak İngilizce benim için bir prestij unsuru değil, pratik bir araç. Ve bu araç, her geçen gün daha çok iş yapıyor.
Siz de benzer bir geçiş yaşadınız mı? Yorumlarda buluşalım.